Okudum:İki Yeşil Susamuru

Merhaba…

Size bir arkadaşımın önerisiyle okuduğum Buket Uzuner’in İki Yeşil Susamuru Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri hakkında özeleştirimi yapacağım. İsmi çok uzun dimi? Kitabın kapağına bakınca bu ne falan olabilirsiniz. Ciddi manada başrol karakterinin annesinden, babasından, sevgililerinden oldukça bahsedilen bir roman olmuş. Kitap hakkında inanılmaz olumsuz yorumlar okudum ama okuduktan sonra gördüm, ironik oldu biraz. İlk başta yorumları okusaydım, eminim ki kitabı okumazdım. Yani okunmamalı mı? Bence okunabilir.

iki susamuru

Okuyan herkesin hayatından bir şeyler bulabileceği bir kitap.  Yanlış insanlarla evlenip ayrılan kişilerin arkalarında bıraktıkları enkazları güzel bir şekilde aktaran bir eser olduğunu düşünüyorum. Okuyuculara yeni bakış açıları kazandırabilir, devam eden hayatımızla ilgili güzel tespitler yapabileceğimiz konulara değinilmiş. Dili basit ve sade olmuş ama inanılmaz akıcı bir dille anlatılmış.  İçinde çok sayıda edebi göndermeler ve güzel betimlemeler var. Çok hızlı bir şekilde okuyabileceğiniz bir eser.

Belki diyorsunuzdur kendi hayatınızdan ne buldunuz? Size küçük bir alıntı paylaşmadan geçmek istemedim.

   “Eksikliğe, görgüsüzlüğe ve yanlışa tahammül edemezdi. Yalan ve küfür yasaktı. Doğum günlerini, dini bayramları ve yılbaşlarını mutlaka anımsamak ve kart yazıp armağan almayı ihmal etmemek gerekirdi. Çok okuyup az konuşan, güler yüzlü, çalışkan bir insan olunması şarttı. Yoksullara yardım edip hemen bunu unutması şarttı. Sorumluluklar mutlaka bilinecekti.”

susamuruKitabın son sayfalarına geldiğiniz zaman, heyecanla a ne olacak, nereye bağlayacak şimdi diyorsunuz? Bir bakıyorsunuz kitap puf oluyor. Final cidden insanın asabını bozuyor, bu ne şimdi arkadaş diyebilirsiniz. Son kısmı hiç olmasaydı daha anlamlı olabilirdi açıkçası. Önerir miyim? Daha iyi kitaplar okuyabilirsiniz.

 

SEVGİLER.

Bir Kadının Hayatın Yaşamından Yirmi Dört Saat

Merhaba Arkadaşlar.

Uzun süredir ortalarda yoktum. Okulumun son yılı olduğu için dersler ve stajlar arasında boğuşuyordum. Umarım beni özlemişsinizdir :). Ve sizi artık bir öğrenci değil bir hemşire adayı olarak selamlıyorum.

Bugün sizlere Stefan Zweig’ın çok beğendiğim bir kitabını aktaracağım daha doğrusu tavsiye edeceğim. Kitabımızın ismi başlıktan anlayacağınız üzere Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat. Kitabın ismini okuyunca aklınızda ilk oluşan cümleleri merak ediyorum. Yorum olarak yazarsanız memnun olurum aslında. Benim aklımda yanan ilk kelime “gizem” olmuştu. Kitabı benden önce ev arkadaşım okumuştu. E nasıldı okudun mu diye sorduğumda aldığım cevap şu olmuştu. “Zeynep, kitabı metro da okumaya başladım ve durağa geldiğimde indim, metronun içindeki banklara oturdum, kitabı bitirdim ve öyle eve geldim.” dedi. Herkesin tahmin edeceği gibi beni çok tatmin eden bir cevap olmuştu.

stefan

Stefan Zweig gerçekten harika bir yazar. Tam anlamıyla bir Zweig öyküsü. Bir kadının hayatında tutku ve hisleri ekseninde gelişen yirmi dört saatte yaşadığı etkileyici bir yaşamın anlatımıdır.  Tutkuyla içgüdülerinin peşine takılan bir kadının kısa ve yoğun duygularını nasıl kalbinin derinliklerinde sakladığını anlatıyor. Yaşanan o yirmi dört saat inanın bir ömür gibi hissediliyor.

Psikolojik bir öykü olduğu için sıkıcı gibi düşünebilirsiniz ama yanılırsınız. Aksine çok akıcı ve kitabın son sayfası gelmeden elinizden bırakamıyorsunuz. Bi bakmışsınız sonuna gelmişsiniz.

Empati ve ahlaklı duruş çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilmiş.

Şimdiden iyi okumalar.

SEVGİLER.

Posta Kutusundaki Mızıka

Ali Ural’ın mektup-deneme tarzında yazdığı, kefaret orucunun sayısından esinlenerek 61 mektuptan oluşan bir kitaptır. Kitabın ismini ilk duyduğumda aklımdan bin türlü resimler geçmeye başladı. Mızıka, posta kutusu? Bir anda kitap etkisi altına aldı. Artık sanal posta kutularımız olduğundan mıdır bilmiyorum daha da cezbedici bir kitaptı benim için. Kendimi posta kutusunun önünde, içten gelen duygularımı, dudağımla hissettiğimi ve melodiyi zarfa koyduğumu hayal etmiştim. Bakalım ismi siz de neler uyandırıcak?

mızıka

 

Tabii sonra adettendir kitabın arka kapağını inceledim. Dedim ki sıranı boz ve hemen araya bu kitabı sıkıştır.

Arka kapağında şu cümleler yazan kitap:

“Sevgili Dost!”

“Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi.

Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba ‘insan’ denince hatırlanıyor muyuz?”

 

Mektupların her biri “sevgili dost” ifadesiyle başlar. Yazılan mektuplarda insanın kendini bulması kaçınılmazdır. Her kitapseverin okuması gereken nadide eserlerden bir tanesidir. Ali Ural sevgili dost der ve o dedikçe daha da sarıp sarmalarsın kitabı, her cümlede kendine ait bir şeyler aramaya başlarsın. “Sevgili dost, ellerini uzat”. İste aynen böyle bilmeden, farkında olmadan ellerinizi uzatmaya başlarsınız.

 “İnsanlar birbirine mektup yazmalı. Çünkü mektupta sesin tonu belli olmaz. Çünkü mektup düşünülerek yazılır. Birdenbire ağzımızdan kaçan kelimeleri hiçbir şey geri getiremez. Söylediklerimizin üstü çizilemez. Çünkü söylediklerimiz dinlenmeyebilir, sözümüz kesilir, içeriye o anda biri girer, okunan mektup ise mutlaka tamamlanır.”

Size de gerçek posta kutularımıza dönme isteği hissettirmedi mi? Posta kutusuna bırakılmış, çalınmayı ve okunmayı bekleyen bir mızıka.

Arkadaşlar bu mızıkayı herkes çalmalı ve çaldıktan sonra başkalarının posta kutusuna bırakmalı.

SEVGİLER.

Küçük Prens

 

 

gozler-kucuk-prens

 

Saat 18.40. Şu anda normalde stajdan dönüyor olmam gerekirdi. Fakat  biraz tembellik yapıp bugün gitmedim. Pembe kılıflı yorganımın içinden, hemen yanı başımda Zencefil ile beraber sizlere merhaba 🙂

Bugün muhakkak duymuş olduğunuz bir kitabın, Küçük Prens’in, kendimce ufak bir yorumunu yapacağım. Kitabımız Küçük Prens söylediğim gibi ismi her yerde şlak diye karşınıza çıkan bir kitap. Kitabından defterine, bardak altlığından ajandasına kadar her yerde… Aa ben duymadım demeyin. Hayatta inanmam. Instagramda bir tane bile Küçük Prens’siz profil olmaması, kitaptan sürekli alıntılar yapılması  okuma merakımı fazlaca arttırdı. Şahsen alıntılar sayesinde kitabı okumuş kadar olduk desek yalan olmaz dimi arkadaşlar?  Merak etmeyin ben Instagram profiline hala Küçük Prens dahil etmeyenlerdenim. Küçük Prens için çocuk kitabı demek değil de, büyükler için çocuk gözü romanı diyebiliriz.

Sahra çölüne düşen bir pilotun Küçük Prens’le karşılaşmasını, Küçük Prens’in gezegenler arasında yolculuk yaparak rastladığı yetişkinleri eleştirmesini anlatan bir kitaptır. Her okuduğunda ayrı bir tat alınan, ayrı anlamlar keşfedilen bir eserdir. Basit bir anlatımla yılların bizden götürdüklerini dillendiren, hayal gücünün zaman içerisinde toplum ve gerçekler tarafından aşındırılarak nasıl yok edildiğinin anlatımı değil mi?  Bu kitabı bu yaşımda okumasaydım sözleri bu kadar manidar, düşündürücü gelir miydi bilmiyorum. Çünkü Küçük Prens’in eleştirdiği ‘o yetişkin’lerin arasında ara ara kendimi gördüm. Sıradan, olağan söylenmiş gibi gelen bir cümle bile defalarca altı çizilecek kadar düşündürücü mesela. Kitapta düzeni, bencilliği, bakar körlüğü, kibiri, memnuniyetsizliği eleştiriyor Küçük Prens. Mesela bu kitabı okuyunca çocuk olmayı özlüyorsunuz, hep masum kalmak istiyorsunuz.

Küçük prens benim başucu kitabım, canım sıkkınken elimin gittiği tek kitap.

Sözün kısası;  işte bu, evet evet olay kesinlikle bundan ibaret… diye belirtmek istediğim, kitaptan bir çok alıntı söylemek isterim ama size bu hainliği yapmayacağım. Başucunuz olma yolunda yarışacak bir kitap öneriyorum.

SEVGİLER.

 

Çavdar Tarlasında Çocuklar

Bir önceki konumda okuduğum “filin yolculuğu” romanını paylaştım. Şimdi de sizlere “çavdar tarlasındaki çocuklar” adlı kitaptan alıntılar yaparak devam etmek istiyorum.

Nasıl bir karakter “çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak ister” diye merakla okudum kitabı. İtiraf etmeliyim Holden’i hasta olduğunu hesaba katmazsam, kitap boyunca sarsmak, kendine gel demek hatta tokatlamak istedim, yalnız kız kardeşini anlattığı, onunla vakit geçirdiği zamanlar dışında… Alışılmış kişisel gelişim kitaplarından farkı; anlatım aralarına sıkıştırılmış konuya örnek eğlenceli öykü ve anekdotlar.

tumblr_ndfi7hLYnR1qmxeoso1_500

Kitabın başlangıç ve bitiş cümlelerine bayıldım ama ben okurken merakla beklediğim, o herkesin bildiği cümleyi yazmak istiyorum buraya:

“… büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok artalıkta-yetişkin hiç kimse, yani-benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarına durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkes yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarken, ben bi yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgın bir sey.”

İyi okumalar dilerim beğenirsiniz. 🙂